Aytaç Timur ile yapılan 9 Nisan 2018 tarihli söyleşi

Öncelikle, kendinizi bir “yerel” çalışma olarak ifade eder miydiniz?

Biz Küçükyalı Gıda Topluluğu’nu kuralı 8 sene oldu, adını Küçükyalı koyduk, ama istiyorduk ki, Küçükyalı içinden mahallelere ayrılsın, çünkü Küçükyalı esasında bir beldedir. Mahallelere, sonra caddelere, sonra sokaklara ayrılsın istiyorduk. Yani biz sokağımızdaki insanlarla bu topluluğu kuralım. Bunu başaramadık tabi ama hedefimiz bu. Çünkü şu an ayda bir yapıyoruz ama mahalle olduğunda belki haftada bir dağıtım olurdu. Bu yerel bir şey midir? Evet, sonuna kadar yerel bir şeydir. Çünkü değil bir il, değil bir ilçe, bir belde, bir mahalle, bir sokaktan bahsediyoruz. O sokağın kendine özgü özellikleri var mıdır? Küçükyalı için söylüyorum, vardır. Çünkü Küçükyalı öyle kozmopolitan bir yer değil. Zaten insanlar da birbirine benzeyen insanlar. Bu anlamda yereldir.

Yerelden ne anlıyorsunuz peki? Özellikle Küçükyalı’yı, bir beldeyi, bir sokağı hedeflemenizin özel bir anlamı var mı?

Bizi o bir sokakta, birbirimize benzeten, bizi birbirimizle tıpkısının aynısı yapan bir şey varsa, bu yerellik demektir. Bu gıda topluluğu örneğinde, ortak değerimiz nedir? Beslenmeyle ilgili kaygıdan tut, gıdanın fiyatlarında aracılık meselesine kadar birçok değeri içeriyor. Bu zorlasan bir kimlik denir ama değil, ama dense denir. Küçükyalı için belki kimlik demek zor olur ama Edremit’te olsak belki daha rahat söylenebilirdi. Yerelden bunu anlıyorum. Neden ölçeği daraltmak istiyoruz? Çünkü üreticiden türeticiye kadar gelecek olan gıdanın yolculuğundan dağıtımına, kargolanmasına ve paraların toplanmasına kadar pek çok problem içeren bir şey. Bu ne kadar dar bir alanda yapılırsa o kadar sağlıklı olur. Küçükyalı’ya örneğin hiç kimse Maltepe’den ürün almaya gelmiyor, buranın insanları geliyor.

Tabi bu türetici ayağı. Üretici ayağında da, aslında Ivan Illich bir metninde diyor ki, “orta çağda bir insan, bulunduğu, yaşadığı yerdeki en yüksek yere çıksa, şöyle 360 derece dönse, yediği, içtiği, tükettiği, giydiği her şeyin %80’inin üretildiği mekânı görebilir”. O yüzden, biz gıda topluluğunda geleneksel ilişki biçimini yeniden canlandırıyoruz, ama modern teknolojiyi kullanarak, bilgisayarı, telefonu, interneti kullanarak. Yaptığımız şey tamamen geleneksel bir şey. Bunun üretici ayağına gidersek, Küçükyalı’da belki mümkün değil ama, başka bir yerde, mesela demin dediğim gibi Edremit’te kurulsa ve Edremit’te insanlar deseler ki biz sadece Edremit’ten gelecek ürünleri tüketeceğiz, o zaman işte üreticinin de yerelleşmesi mümkün, üstelik de Edremit’te bu mümkün. Mesela biyobölgeselcilik diye bir kavram var, diyor ki, sınırlarımız bizim su havzalarımızdır, diğer bütün sınırlar hayali sınırlardır ve her su havzasının kendi kendine yetmesi bizim temel hedefimizdir. Yani, ben bunu anlatınca bana şu soruyu soruyorlar: nar yemeyecek miyiz? Evet yemeyeceksiniz. Yani, sizin su havzanızda nar yoksa nar yemeyeceksiniz, elma varsa elma yiyin. Herkes nar yemek zorunda değil, gibi.

Biraz daha büyük çerçeveden ele alalım yerel mevzusunu. Yerel’in karşıtı nedir, küreseldir. Küreselleşme aslında ilk insanlar Yeni Zelanda’ya filan gittiğinde başlamış bir şey. Ya da Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya geldiğinde de başlamış bir şey. İrlandalılar Amerika kıtasına gittiğinde de başlamış. Ama bugün anladığımız küreselleşme tabi ki bu değil. Bugün anladığımız bu ekonomik küreselleşme, çok merkezi olduğu için bir tahakküm oluşturuyor üzerimizde. Böyle bir sıkıntılı formülü var. Bu merkezi tahakküme karşı koyabilmek için yerelleşmek zorundayız. Bunu gıdada yaptığımız zaman, yani ben gıdada bir yerel üreticiden dikenli hıyarı alarak Monsanto’nun hibrit tohumuyla dekarlarca alanda üretilmiş, dünyanın her yerinde satılan hıyarın karşısında durmuş oluyorum. Pek tabi İrlandalı’nın Amerika’ya gitmesi, Orta Asya’dan bir Türk’ün buraya gelirken yaptığı küreselleşmenin olumlu yanını da kullanmak istiyorum. Çünkü dünyanın çok değişik yerlerinde benim kaygılarımı paylaşan çok değişik insanlar var. Örneğin İtalya’da Terra Madre hareketi, Güney Amerika’da Via Campesina var, onlarla tabi ki iletişim kurmak istiyorum. Bu anlamda küreselleşme ile bir problemim yok. Ama ne zaman ki küreselleşme ekonomik anlamda tekelleşiyor, merkezileşiyor, bir iktidar odağına dönüşüp üzerimde tahakküm kuruyorsa, benim orada problemim var, ben o problemimi de gıda topluluğu kurarak kendi çözümümü üretmeye çalışıyorum. Bu anlamda yerel kıymetli, ama mutlak belirleyen değil tabi ki. Bir milliyetçiliğe, etnisiteye varılan bir yerelden bahsetmiyorum.

Peki bir yerelde çalışma yapmanın size sağladığı kolaylıklar var mı?

Var, mesela mekân problemimiz olmuyor. İçine esnaf girdiği zaman mesela kargo sorunumuz olmuyor. Çünkü sipariş edenler o yerelde yaşayan insanlar ve sürece hakimler. Pek çok problemi kolayca çözmemizi sağlıyor. Sadece apartman dairesi ile sınırlı değil çünkü. Bu tabi kolay sağlanan bir şey değil. Bu olmasaydı da bu meseleler çözülebilirdi elbette. Ama ne kadar kolay yaparsanız bir şeyi, aslında lüks oluyor. Lüks dediğimiz şey de o, bir şeyin kolaylaşması. Lüks olduğunda da konfor düzeyimiz artıyor. Mahallemizin televizyon tamircisi, alüminyum doğramacası, çeşitli esnaf içimizde. Dershanesi olan bir kadın var, perdeci var. Elitist bir topluluk değil yani. Ama başlangıç kendiliğinden oldu. Biz fiyatlara çok özen gösteriyoruz çünkü. Bu özen herkesin ulaşabilmesini sağlıyor. Başka topluluklar da var fiyatları yüksek tutan, o zaman herkese ulaşamazsınız… Bizim şöyle bir formülümüz var. Bir araştırma var, diyor ki marketten aldığınız 10 liralık şeyin 3 lirası üreticinin cebine gidiyor. Biz 6-7’de buluşmaya çalışıyoruz. Böyle olunca, üretici 2 katı kazanma şansı elde ediyor, türetici de %30 daha az ödemiş oluyor. Burayı yakaladığınızda bir topluluk düşünün ki gerçek, adil, sağlıklı gıda tüketiyor ve marketten ucuz. Biz bunu yapmaya çalışıyoruz.

Güven meselesine gelelim… Topluluk içinde nasıl bir güven ilişkiniz var? Güven meselesi çalışmanızda önemli bir yer teşkil ediyor mu?

Bir topluluğun iç çalışma düzlemi vardır, bir de üreticiyle kurulan ilişki vardır. Zaten gıda topluluklarında başka da bir ilişki yok. Topluluğun kendi içinde kurduğu ilişki bir denge-denetlemeye bağlı. Gözü kapalı bir güven yok. Zaten, 2018 bunu kaldırmaz. Birilerinin yaptığı maddi işleri başkaları kontrol ediyor; ve bu kişiler süreç içinde değişiyor. Bu topluluğun içi ile ilgili. Burada gıda söz konusu olduğunda temel mesele üretici ile topluluk arasındaki ilişkinin neye dayandığı. Burası sıkıntılı bir mevzu. Neden? 2018’de İstanbul’da yaşayan kentli, bırak üreticiyi, kendine bile güvenmiyor. Örneğin; organik dediğimiz şeyin sertifikaya bağlanması kentlinin güven dediğimiz ihtiyacının bir sonucu. “Bak sertifikam var”, diyor. Gıda topluluğunda biz, sertifikadan çok üretici ile kurduğumuz ilişkinin niteliğine odaklanıyoruz. Sertifika varmış yokmuş bizi ilgilendirmiyor. Listemize girmek için bu zorunlu bir koşul değil. Varsa vardır, almıştır. Önemli değil. Bu güveni kurduğumuz, bizim bir kaç yöntemimiz var, ama en temeli tanışıklık. Onunla tanışmak, üretici ile. Bir arama mesafesinde olmak, gitmek, onun yerinde kalmak, hangi buğdayı ektiğini bilmek, gerekirse ekerken, hasatta yardım etmek. O buğdayı una çevirirken değirmende bulunmak. Bunlar yaptığımız işler, ezbere konuşmuyorum. Domates fidesini toprakla buluşturacağı zaman ona katılmak… Bu doğrudan kurduğumuz o güven ilişkisi. Bize biri başvurduğu zaman listenize girmek istiyorum diye biz önce tanışmak istiyoruz, arazisini görmek istiyoruz, çünkü bizim kentte duyduğumuz kaygıları kırda duyan insanlar da var. Biz esas o insanlarla ilişki kurmak istiyoruz. Bu kaygıların 2 boyutu var, Birincisi ekolojik boyut, ikincisi sosyolojik boyut. Bu iki kaygıyı da özellikle bizimle duyan üreticilerle temas ettiğimizde zaten sağlıklı, sürdürülebilir, gittikçe büyüyen bir ilişki kuruluyor, bu çok kıymetli bir şey. Çünkü bu koparılmaya çalışılan bir ilişki. Biraz önce bahsettiğim o küresel merkezlerin kopartmaya çalıştığı, yabancılaştırmaya çalıştığı; kenti kıra yabancılaştırmaya çalıştığı bir ilişkiyi biz akıntının tersine giderek yeniden kurmaya çalışıyoruz.

Bir tür beyan, ama aynı zamanda bir tanışıklık, bir sosyal ilişki diyebiliriz?

Buna beyan demek çok basitleştirmek, indirgemek olur. Kesinlikle o değil hatta. Bu, birlikte bir yolculuğa çıkmak çünkü. Daha derin bir ilişkiden söz ediyorum. Bir gıda alışverişinin ötesinde bir ilişki. Bu Nietszche’nin “hasat arkadaşlığı” dediği bir ilişki. Böyle Buyurdu Zerdüşt’te söylüyor. Birlikte oluşturulan, birlikte tamamlanan, birinden biri eksikse bir türlü tam haline gelemeyen bir ilişki. O yüzden beyan burada çok vasat kalır, onu reddediyorum. Bu hasat arkadaşlığı. Çünkü geri beslemeye dayanıyor, tam bir diyalog.

Peki, beraber çalıştığınız, topluluğa katılmak isteyen kişileri nasıl seçiyor, nasıl güveniyorsunuz onlara?

Bu gıda topluluğundaki topluluk sözcüğü rastgele seçilmiş bir sözcük değil. Hakikaten bir topluluk olmaya çalışıyoruz. Neden? Gıda topluluğu olarak konumlandığımız yer bize dayatılan bir beslenme şeklini ve bize dayatılan bir ekonomiyi reddediyor olmamız. Dünyanın son 300 yılını belirlemiş, son kırk yılda atağa kalkmış bir paradigmadan bahsediyorum. Bu paradigmanın özneleri çok güçlüler. Hal böyle olunca sizin sürdürmeyi düşündüğünüz ilişki biçimini sürdürebilmeniz için bir dayanışmaya ihtiyacınız var. Dayanışma söz konusu ise, bunu ancak bir topluluk sağlayabilir. Çünkü birey birey dikilecek ne kimse bu güce sahip, ne kimse bu akla sahip, ne bu derinliğe sahip. Bunu birlikte yapmanın da yolu topluluklar oluşturmaktan geçiyor. Tekrar Illich’e dönersek, amaç şenlikli topluluklar oluşturmaktan geçiyor. Ivan Illich şenlikli toplumu kabaca şöyle tanımlıyor: bir araya gelmekten haz alan insanlar. Bu bir aradalıklar hiç bir zaman kurumsallığa dönüşmüyor, çünkü Illich diyor ki, kurumlar insanın kalplerini kurutur, çünkü bir rutine biner, gittikçe bir hiyerarşi olur, her hiyerarşi de eninde sonunda bir tahakküm doğurur. O zaman bunlar bir kere bir araya gelmekten haz alan insanlar. Sonra, ilişkileri yatay, kimse kimseye herhangi bir nedenle, örneğin yaşı sebebiyle bir üstünlük kurmuyor. Ama bir araya gelme ilişkileri aynı zamanda bir forum tadında. Sürekli bir paylaşım var, çünkü tam da bedenimizin içine soktuğumuz şeylerden bahsediyoruz, bu şeyler iki yüz bin yıllık insanlık tarihinde hiç bu kadar kirlenmemişti. Herkesin sıkıntısı var. Bir yanıyla bedenimize bu kirli şeyleri almak istemiyoruz, bir yanıyla da bunun arkasındaki bütün o kirli ekonomik ilişkileri reddediyoruz.

Sizin gibi çalışan başka inisiyatiflerle ne tür bir ilişkiniz var? Onları rakip olarak değil de dost olarak görmenizi sağlayan etken nedir? Nasıl oluyor da aynı düzlemde, beraber, dayanışmacı bir ilişki kurduğunuza inanıyorsunuz? Bu ilişkiyi ve duyguyu ne tür pratiklerle inşa ediyorsunuz?

En başta söylediğim gibi, bizde sınır çekmek yok, ön yargı yok, birlikte hareket edebileceğimiz herkesle birlikte hareket etmek için azami özen gösteriyoruz. Özlemini duyduğumuz şey, ağ tipi bir bir aradalık. Bir ağın hiç bir merkezi yok, değişik yerellikler bir araya geliyorlar. Buna Guattari’nin çok güzel bir örneği var, “bir ayrık-otu gibi bir arada olmak”, diyor; ayrık-otlarına baktığınız zaman çok zayıftır, kopardığınızda gelir, ama kökleri, onları bir arada tutan, işte o dayanışma, paylaşım, dostluk, şenlik, işte bu ilkeler o kadar güçlüdür ki, bütün ayrık otlarını koparsan da yine çıkar. O yüzden biz, bu yörüngede her türlü topluluk, kooperatif, dernek, vakıf, sendika… Hepsiyle ilişkimizi maksimumda tutmaya çalışırız. Farklı deneyimler kıymetli, çünkü burada tuğla üstüne tuğla konuluyor. Herkesin koyduğu tuğla önemli; hatta, yanlış konulan tuğlalar da önemli. Ne yazık ki bu toprakların kültüründe eleştiri kırıcı, yıkıcı anlaşılıyor. Öyle olmayan, dilimizi şiddetsiz kurmaya özen gösteriyoruz. Bir şeyler yanlış yapıldığında onların bir daha tekrar etmemesi için dikkat etmemiz gerekiyor. Örneğin geçen gün buraya Ataşehir’den 3 arkadaş geldi, Ataşehir’de bir koop kurmak istiyorlardı, tabi ben, erken bir yargı olabilir ama, arkadaşların çok acele ettiğini düşündüm. Dedim ki, biraz ağırdan alsanız daha iyi olabilir. “Neden?” dedi, biri. Çünkü Ataşehir Gıda Kooperatifi’nin başarısızlığı ile sadece Ataşehir Gıda Kooperatifi sekteye uğramıyor bu ülkede. Niğde’de bir çalışma ortaya çıktığında diyecekler ki “bak Ataşehir yapamadı”. Samsun’da bir araya gelseler denilecek ki “bak Ataşehir başarısız oldu”. Zaten bizim ülkemiz başarısız kooperatif örnekleriyle dolu, bu yüzden mümkün olduğunca ağırdan alıp sağlam adımlar atmak lazım. Hiç ummadığımız bir tsunami etkisi gösterebilir. O yüzden herkesin olumlu ya da olumsuz deneyimi kıymetli, herkes de olabildiğince yatay, kimseye ahkam kesmeden… Mesela yaptığımız 2. Gıda Toplulukları Çalıştayı’nı da bu şekilde organize ettik. Herkesi davet ettik, mümkün olduğunca ortaklaşmaya özen gösteriyoruz; herkesin farklı hassasiyetlerini yansıtması, ortaya şenlikli bir şeyin çıkması, herkesi bir kat daha motive ediyor; herkesin topluluğuna olumlu yansıyor. İstanbul, Türkiye ya da dünyadaki başka coğrafyalardaki insanlara umut veriyor. Zaten, bir şey yapanın umudu olur. Hiç bir şey yapmayanın umudu da olmaz.

Bunun dayanışmacı bir ilişki kurduğunu hangi somut düzlemde düşünebiliriz? Ne tür duygular, pratikler inşa ediyoruz ki buna dayanışmacı diyebiliyoruz?

Bu kadar farklı kimliklerden, toplumun farklı sınıflarından, insanların gelip aynı kaygıları güden insanlarla tanışması herkesi rahatlatıyor. Bu işe başlama ilk hızları, ilk tepkileri ne olursa olsun… Özellikle farklı sınıflardan insanların karşılaşması çok rahatlatıyor. Böyle bir rahatlık, insanın kendine güvenini arttırıyor. Çünkü bu “doğru bir şey yapıyorum” duygusu elimizden çok kolay alınabilecek bir duygu. Ben ne yazık ki bu 8 yıllık deneyimimde, politik olarak bana en yakın gördüğüm insanların hala gıda topluluklarına bu kadar uzak olup, gidip market kuyruklarına girmelerine anlam veremiyorum. Halbuki mesela, son Gıda Toplulukları Çalıştayı’na, 500-700 kişi civarı geldi. O kalabalıkta ben bütün gün değişik insanlarla konuştum. Her biriyle konuşmam, bende ne kadar doğru yaptığım duygusunu yarattı. Bu duygunun bende yarattığı sonuç, devam etme iradesini pekiştirmesi. Bu bence çok önemli. Mesela, bu son çalıştaydan sonra Beşiktaş Kooperatifi Girişimi’nin hızlanması bunun çok güzel örneği. Çünkü bu işe yeni başlayan herkes gördü ki, burada kimse kimseyi rakip olarak görmüyor. Burada herkes, bir ötekinin de daha sağlam olabilmesi için gerekli gayreti gösteriyor. Zaten yaptığımız işin bütün tinselliği de burada. Asla rekabetçi bir şey olamaz. Tam tersi, yan yana, beraber olabileceğimiz bir şey. O yüzden çok önemli başkalarıyla kuracağımız ilişkinin niteliği.

Tedarik ettiğiniz ürünlere nasıl güveniyorsunuz? Belirli teknik denetimler uyguluyor musunuz? Beyan, gıdaya güvenmek konusunda yeterli mi? Kamu denetimi bu güveni sağlamaz mı? Siz nasıl güveniyorsunuz?

Daha somut konuşayım. Bir üreticinin ne yapıp ne ettiğini en iyi o yöredeki bir diğer üretici bilebilir. Buradan giden bir denetimci yahut bir başka sorumlu veya kamu denetimcisi, o mertebede bilemez. En iyi onun komşusu bilebilir. Bu aşamaya gelmek için tabi böyle üreticilerin sayısını arttırmak gerekir. Bizim için, ürünlerini aldığımız üreticinin nasıl bir araya geldiği, nasıl üretim yaptığı önemli. O yüzden, eğer bir kolektif söz konusu ise, zaten katılımın açık olduğu, iç işleyişinin şeffaf olduğu bir yapı söz konusu ise bizim de içimiz rahatlıyor. Kaldı ki, belki dikkat etmişsinizdir, son 4 aydır çeşitli platformlarda ilkelerimizden birini sürekli tartışıyoruz. Küçük üreticiyi destekleme ilkesi. Çünkü tartışmalarımızda da ortaya çıkan bir şey bu kavramın tartışmalı olduğu. Üreticilerin kolektif olarak bir araya gelmesi, üretim şekillerini değiştirmesi, mülkiyet ilişkilerini değiştirmesini çok olumlu buluyoruz. Bizim için doğru kaynakların onlar olduğunu düşünüyoruz.

İşin adalet kısmına gelelim. Gıda konusundaki adalet sorunsalına nasıl yaklaşıyorsunuz?

Biz gıdamıza adil ve gerçek gıda diyoruz. Çünkü temel bir sorunumuz var; gıdanın değerini ne belirleyebilir? Bu, ekoloji hareketinde değer mevzusu çok önemli bir mesele. Bunun ilk tartışılmaya başlanması, sanıyorum 20-30 yıl önceydi. Bir fosil yakıt firmasının tankeri kuzey denizinde kaza yaptı, müthiş bir kirlenmeye yol açtı. Sonra, ABD’de bir dava açıldı, şirket dedi ki “neyse parası ödeyeyim”. Peki, nasıl belirlenecek bu fiyat? Belki ölen balıklar sayılabilir ve günlük fiyatla çarpılabilir de, peki ölen kuşlar? Artık yüzülemeyen göller? Bir göl düşünün, orada oturanlar artık orada yüzemiyor… Bunun değeri nedir? Bunun değerini oradaki göle gelen yıllık turist sayısını çarpıp bulamazsınız. Yahut hiç bir ekonomik değeri olmayan bir çiçeğin petrole batmasının nasıl bir değeri var? Ama bir değeri var, değil mi? Biz neredeyse 10 yıldır takas şenliği de yapıyoruz. Yaptığımız takas şenliklerinden birinde, Maltepe’de hiç unutmuyorum, 80 ekran bir televizyonla bir kilo elma takas edildi. Sonra biz, günün yorgunluğunu atmak için çay kahve içerken, hangisi daha değerli diye tartıştık. Bir kilo elma mı daha değerli, 80 ekran bir televizyon mu? Bu değeri doğru biçemezseniz, adil bir alışveriş olmaz. Aslında bence gıda topluluklarındaki en büyük problem bu. Alışverişi adil hale nasıl sokacağız? Şu anda ne yazık ki tabi ki bu adaleti piyasa belirliyor. Ama bu acaba tek yöntem mi? Çünkü belki biz mevcut ekonomik ilişkilerimizi bir şevkat ekonomisine çevirirsek, bir dayanışma ekonomisine, bir paylaşım ekonomisine çevirirsek, orada değer de değişecek adalet kavramı da değişecektir. Bunlar tabi, yolun yolcusunun soruları. Üzerine düşündüğümüz, kafa yorduğumzu sorular… Ama işin etik tarafına gelirsek bence orası daha kolay çözülebilecek bir şey. Bir kere etik tarafında, biz herhangi bir ürünü satın aldığımız zaman sadece onu orada üreten üreticinin değil, habitatın da sürdürülebiliriliğinin gözetilmesini umursuyoruz. Ona yanıtım çok basit.

Adalet meselesini gıdaya erişim açısından düşünelim. Bu çalışmayı yaptığınız yerel ile sizce ürün fiyatlarınız arasında bir bağlantı var mı?

Küçükyalı’da çalışıyor olmamız, ürün yelpazesini ve fiyatlarını çok doğal olarak belirliyor. Mesela, Fethiye’de keçi sütünden peynir yapan, çok emek harcayan bir kadın var; ilk zamanlar listemize koymuştuk, kilosu da 70 TL idi. Küçükyalı’da 100 kişi yaşıyorsa, 99’u 70TL veremez bir peynire, mesela ben de veremem. Ama hakkaten iyi işler yapan bir üreticiydi, listeye koyduk, 3 ay kimse sipariş vermeyince aradık kendisini, dedik durum böyle. Şu an listemizde keçi peynirinin kilosu 29 lira, bunu verebilen insanlar var. Bu yüzden, Küçükyalı’da oturan insanların ekonomik durumu, listemizi de belirliyor. Önümüzdeki yaz İzmit’ten bir üretici başvurdu, fasulyeye 13 TL fiyat koymuş. Dedik, Küçükyalı’da kimse fasulyeye 13 TL vermez. Biz bunu listeye koyalım ama 1 kg sipariş gelmez.

Peki, hedef kilesi tanımınız var mı? Küçükyalı’da şöyle bir kitlenin gıda topluluğuna katılmasını hedefliyoruz. Ya da şu iş kolu vs…

Biz büyümeyi hedefleyen bir topluluk değiliz; biz küçülmeyi hedefleyen bir topluluğuz. Bizim Kadıköy grubu Küçükyalı’dan çıktı; oradan Üsküdar çıktı zamanında; şimdi Kadıköy bence çok büyüdü, Moda ve Yeldeğirmeni veya Osmanağa diye ikiye bölünebilir mesela. Biz zaten hep küçülmeyi hedefleyen gruplarız, o yüzden birilerine “gel katıl” gibi şeylere hiç girmiyoruz. Tam tersine, yeni kişiler geldikçe bölünüyoruz. En başta söylediğim vizyon vardı ya, Küçükyalı mahallelere bölünsün; zaten hep bölünmeye dayalı. Ve her bölünme, ağda bir ilmik; Küçükyalı tepede olmayacak, herkes bir ilmik. Kimseyi çağırmıyoruz. Kulaktan kulağa. PR çalışmamız yok. Gelmek isteyen geliyor, gitmek isteyen de gidiyor. Kimseye niye geldin, gidene de niye gittin demiyoruz.

Mevcut kent yapısı, İstanbul gibi bir metropol, sağlıklı nitelikli gıdaya erişim konusunda sizce ne tür adaletsizlikler üretiyor? Kendinizi bu adaletsizlik konusunda ne tür bir konumlandırmada bulunduruyorsunuz?

Bütün sistem toptan adaletsiz zaten. İstanbul genelinde 150 bin kamyonun gıda getirdiği söyleniyor, bilmiyorum ne kadar doğru; belli ki, bunda hem üretenler hem tüketenler sömürülüyor; pastanın büyük bölümünü çok küçük bir zümre topluyor, kimsenin de bir haberi olmuyor. Biz tam olarak bunun karşısındayız. Zaten bize gelen insanlar da bu kaygılarla geliyor. Çeşitli PR çalışmalarıyla, reklamlarla, billboardlarla, televizyonlarla, gazetelerle, yalanlar pompalanıyor. O yalanları söyleyenler de bir müddet sonra kendi yalanlarına inanıyor. Bilim insanları satın alınıyor. Doğru değil mi? Para… Zaten o yüzden topluluk olmaya çalışıyoruz. Bütün bu yalanlar karşısında kendi doğrultumuzu bulabilmek için bir araya gelebileceğimiz insanlara ihtiyacımız var.

Mesela siz “burada ekoloji tartışması yapıyoruz, ama başka bir yerde insanlar yeterli gıdaya bile erişemiyor” diye düşünüyor musunuz? Böyle bir durum varken, ekolojik kaygılar güderek, gerçek gıda kaygısı güderek bir çalışma yapmanın arasında nasıl bir denge var? Adaletsizlik meselesine dair, kendimizi de içine kattığımızda, ne görürüz, ne düşünürüz? Onu da kurcalamak isteriz. Bu noktada nasıl düşünürsünüz?

Güzel bir soru bu. Mevcut, süregiden adaletsizliğin, hem zorunlu hem istençli bir sonucu, yeterli beslenemeyen, karnını doyuramayan, barınamayan insanlar. Hem zorunlu hem istençli bir sonucu. Ama bu sonuca maruz kalan insanların başlarına gelenle ilgili ne kadar tarihsel, ekonomik bir birikimleri var tabi bunu bilmiyorum. Ama her kim ki bunun zorunlu ve istençli bir sonuç olduğunu düşünüyorsa, o zaman bunun tarihsel ve ekonomik nedenlerini biliyordur. Öyleyse, vicdanlı biriyse harekete geçmesi gerekir. Bizim yapmaya çalıştığımız şey bu yüzden çok vicdanlı bir hareket. Bu bugünden yarına asla çözülebilecek bir şey değil. Belki yaralara merhem olunabilir. Gıdanın üretiminde, tüketiminde, hem de bunun ekolojik olarak yapılması, bu zaten öyle bir yoldur ki nihai hedefi de o adaletsizliği bitirmektir.