Son zamanlarda insanlar artık gıdanın nerede, nasıl, kim tarafından, hangi şartlar altında ve nasıl üretildiğini bilmek istiyor. Bilinçsiz tüketici olmaktan çıkıp, çevresine faydalı türeticiler haline gelmek, hatta bu sürdürülebilir döngünün bir parçası olmak istiyor. Son zamanlarda hızla yaygınlaşan şehir tarımcılığı, bahçecilik, permakültür gibi projeler insanın yaşadığı dönem ve topluma uygun çözümler bulmak konusundaki becerisini gösteriyor. “Matparken” de böyle projelerden biri. İsveç’in dördüncü büyük şehri olan 145.000 nüfuslu Uppsala’nın şehir merkezine bisikletle yarım saat kadar uzaklıkta, günümüz itibariyle toplam 2.000 metrekare ekili alanda gerçekleştirilen bir “topluluk temelli şehir tarımı” projesi. Durukan Dudu, Matparken‘in kurucusu Marina Queiroz‘la şehir tarımı hakkında merak ettiklerinizi konuştu..

Durukan Dudu: Matparken’i kendi kelimelerinle nasıl anlatabilirsin bize?

Marina Queiroz: Temelde dört ana bölümden oluşan bir proje bu. İlk bölüm işin eğitim kısmı ve anaokuluyla sürdürülebilir şehir tarımı konusunda verilen dersleri kapsıyor. Bu projenin pedagolojik boyutu bir anlamda. İkinci olarak sunu bahçemiz var, ki projenin doğumuna vesile olan ilk fikrimizdi bu. Burada amaç insanları davet edip yaptıklarımızı gösterebilecek, paylaşımı yaratacak ve insanların ilgisini çekecek bir mekana, “işte bunu yapıyoruz” diyebileceğimiz bir yere sahip olmak. Bu bahçede çalışabilmek için Matparken’e üye olmak da gerekmiyor, “ben geldim” diyip dahil olabiliyorsunuz. Bu, dediğim gibi, bizim başlangıç fikrimizdi ancak bu fikri başarıyla gerçekleştirdiğimizi de söyleyemeyeceğim pek. İnsanları sunu bahçesinin varlığından haberdar etmek konusunda, iletişim konusunda yani, sorunlar yaşadık. Yeni bir fikir, insanlar tam anlayamadı doğal olarak, ve en önemlisi ekip biçme işleri zamanımızın o kadar büyük bir kısmını aldı ki bu fikre yeteri kadar enerji ve zaman ayıramadık.

 

Dudu: İşin tarım kısmı da projenin ana ekseni sanıyorum?

 

Queiroz: Biz bunu kolektif bahçe olarak adlandırıyoruz.

 

Dudu: Kolektif bahçe nasıl başladı? Kaç kişisiniz?

 

Queiroz: Çeşitli vesilelerle birbirini bulmuş 12 kişilik bir grubuz ve geçtiğimiz kış aylarında, yani tarıma başlamadan aylar önce ilk toplantılarımıza başladık. Bence bu tanışma ve hazırlık toplantıları çok önemliydi gerçekten de, neler ekileceğinden iş bölümüne kadar ileride sorun yaratabilecek birçok konuyu bu toplantılarda konuştuk. Bu yüzden bu toplantılar çok hayati bir öneme sahip bence, kesinlikle zaman kaybı değil… Bunun bir kanıtı da bu 12 kişilik grubun şu anda çok iyi çalışıyor olması. Bahar aylarında ayında birçok defa hep beraber toplanıp arazide çalıştık. Aynı zamanda projenin daha ilk başından itibaren belediyeyle irtibata geçtik. Çünkü aklımızdaki fikir kamuya son derece açık, katılımcı bir yapıdaydı. İnsanların da dahil olmasını herşeyden çok istiyorduk. Bu yüzden belediyeyle irtibata geçtik, çünkü ellerinde kullanmadıkları ve uygun yerlerde bulunan birçok arazi parçası olduğunu biliyorduk. ,

 

İletişime geçtiğimiz belediye çalışanlarından biri de benim bu konuyla ne denli ilgili olduğumu bilen eski bir sınıf arkadaşımdı ve bu durum da bize yardımcı oldu sanırım. Gittik bir sunum yaptık, fikirlerimizi dinlediler. Aynı dönemde belediye de Uppsala’nın yeni şehir gelişme planını hazırlıyordu. İsveç’teki sisteme göre belediyeler her 20-30 senede bir şehrin gelişiminin hangi yönde olacağını belirleyen çerçeve stratejiler hazırlarlar, biz de bu dönemlerden birine denk gelmiştik tam. Daha da güzeli, hazırlanan bu çerçeve stratejisinde toprağın korunması ve şehir tarımcılığı gibi konuların ne kadar önemli olduğunu belirtiyorlardı. Bu nedenle bizim sunduğumuz proje onların hazırladığı çerçeve stratejisiyle son derece uyuşuyordu, projeyi büyük bir memnuniyetle onayladılar.

 

Dudu: “Matparken” fikri senin aklına ilk nasıl geldi peki?

 

Queiroz: Benim şehir tarımcılığı konusundaki ilgim yıllardan beri devam ediyor ve sanıyorum temelinde çevre sorunlarına karşı duyarlılığım yatıyor. İlk önce vejetaryen oldum, ki bunun nedeni hayvanların yaşam haklarına olan saygımdan çok et tüketiminin çevresel etkilerinden duyduğum kaygıydı. Ardından üniversitede agronomi bölümüne başladım ama eğitimin tamamen büyük ölçekli, konvansiyonel ve monokültür tarım üzerine olduğunu gördüğümde büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak bölüm değiştirdim, “çevre mimarisi” bölümüne başladım. Yani buraya ilk geldiğimde zaten gıda konusunda ciddi bir ilgim vardı ve bu ilgimi eğitim hayatıma da yansıttım. Şehir planlamacılığı ve gıdayı bir araya getirip üzerinde biraz daha çalıştığımda şehir tarımcılığı konusunda böyle bir projeyi başlatmaya artık hazır olduğuma karar verdim. Şunu da biliyordum ki ben gerçek, somut projeler gerçekleştirmek istiyordum. Bir aktivist olmak istiyordum bu anlamda. Geçen yaz Ylva ile tanıştık, projeyi başlatmanın tam zamanı olduğuna karar verdik. Belediye de yeşil ışık yakmıştı zaten, projemiz için tamamen bizim kullanımımızda olacak oldukça büyük bir toprak parçasını da bize tahsis ettiler.

Dudu: Bu alan için belli bir kira ödüyorsunuz sanırım, değil mi?

 

Queiroz: Evet ödüyoruz. İlk başta “bu alanı bedavaya size tahsis edeceğiz” dediler ama kontratı yazma aşamasında belediyenin daha üst poziyonlarındaki yöneticiler “Belediye olarak tutar kısmında sıfır yazacak bir kira anlaşması yapmamız çok doğru olmaz” dediler. Bunun üzerine yıllık 1200 kronluk (120 Euro) bir kira bedelinde anlaştık. Ki alanın büyüklüğünü ve yerini göz önüne aldığınızda çok düşük bir tutar bu.

 

Dudu: Alanın toplam büyüklüğü 2000 metrekare kadar sanıyorum?

 

Queiroz: Bu sene ektiğimiz alan o yalnızca. Toplam ekilebilir alanımız 5000 metrekare kadar, yarım hektar yani. Bunun yanısıra hemen bitişiğindeki ağaçlık ufak alan da bizim kullanımımızda, toplanıp yemek yediğimiz, müzik yaptığımız, sosyal toplaşmalar organize edebildiğimiz… Yine bu ağaçlık bölümdeki kırılmış dalları ve odunları da çeşitli amaçlarla kullanabiliyoruz. Demek istediğim gerçekten çok uygun bir fiyata kiraladık alanı. Ve kontratımız 3 yıllık.

 

 

Dudu: Resmi makamların, bu durumda belediyenin, sizinkiyle çok benzer bir yaklaşımda olduğunu söyledin. Bu bence çok büyük bir avantaj, çünkü bu tür projeler çoğu zaman bürokratik engellerle karşılaşabiliyorlar. Belediye size destek çıkmasaydı, ya da daha kötüsünü düşünelim, projenize herhangi bir nedenle köstek olmaya çalışsalardı, Matparken projesinin yine de başlayabileceğini düşünüyor musun? Belediye burada bir örnek sadece, sormak istediğim ülkedeki genel politik yapının,idare sisteminin ve kanunların bu tür projelere bir avantaj sağladığını düşünüyor musun? Ve bu avantaja sahip olmasaydınız ne olurdu sence?

 

Queiroz: Bilemiyorum, farklı seçeneklerimiz de vardı aslında. Belediyeden yana umutluyduk evet, ama gerekirse kiliseyle de görüşebileceğimizin farkındaydık. İsveç’te kilise de birçok arsayı mülkiyetinde barındırır, bu yüzden onlardan da benzer bir istekte bulunabileceğimizi düşünüyorduk. Bunun yanısıra özel mülkiyet de bir seçenekti, uygun arazilere sahip kişileri bulup onlarla da iletişime geçebilirdik. İsveç örneğinde belediyelerin oldukça fazla miktarda arazisi vardır, o yüzden belediyeye gitmek bizim için ilk seçenekti.

 

Dudu: Bir de az önce Matparken’i oluşturan 12 kişilik grubun çok iyi iş çıkardığını söyledin. Bundan grup içi iletişimin oldukça güçlü olduğunu ve bu insanların kendilerini grubun bir parçası olarak tanımladıklarını, bunu kimliklerinin bir parçası haline getirdiklerini varsayıyorum. Bu konuda ne diyorsun?

 

Queiroz: Evet, kesinlikle. Bahsettiğim tüm toplantılar bu açıdan çok önemliydi. İlk toplantımızı geçen yılın kasımında yaptık ve aylarca devam ettik. Bu toplantılar projenin selameti açısından hayati öneme sahip bir temel işlevi gördüler. Grubun kurulması, insanların birbiriyle tanışmaları, birbirlerine alışıp kendilerini rahat hissetmeleri, “ne tür sorunlarla karşılaşabilir ve bu sorunlar ortaya çıktığında nasıl çözeriz?” diye kafa yormaları… Bahar gelip de somut olarak tarım yapmaya başlamadan önce beraber çok konuştuk, oldukça fazla vakit geçirdik yani. Gruptaki herkesin burada olmak için farklı kişisel sebepleri var ancak hepimizin ortaklaşa olarak sahip olduğumuz görüşler bir, yerel gıdanın önemli olduğunu düşünüyoruz ve ne yediğimizi bilmek istiyoruz, ekolojik gıdayla beslenmek istiyoruz ve olayın tarım yapma kısmıyla ilgileniyoruz. Bunun yanısıra ikinci ve yine çok önemli olansa projenin sosyal boyutu: Hepimiz boş zamanımızda anlamlı birşey yapmak istiyoruz ve bunu başka insanlarla birlikte yapmak istiyoruz. İşin bu sosyallik kısmı gerçekten harika. Araziye yalnız gittiğin zaman alan çok büyük ve yaptığın iş elde ettiğin kazanıma değmeyecek kadar zahmetli gibi geliyor, kendini umutsuz hissediyorsun. Ama 4-5 kişi olduğun an hem çok daha fazla iş halledebiliyorsun hem de çok eğleniyorsun. Bir de ilginç olan şu, ben önceden de üç arkadaşımla birlikte 50-60 metrekare büyüklüğünde toprak parçalarında bahçecilik yaptım. O sırada bunun gerçekten çok, oldukça meşakatli bir iş olduğuu düşünüyordum. Şimdiyse bundan 20 kat büyük bir alanda yapıyoruz tarım ama işin zahmeti 20 kat daha fazla değil. Tam tersi, burada toprağı sürmek için traktör kullanıyoruz ve…

 

Dudu: Traktörden kastın bildiğimiz traktör değil mi?

 

Queiroz: Evet, traktörü önce ekimde toprağı sürmek için, ardından da nisanda toprağı düzlemek ve işaretlemek için kullandık. İşin zor ve kas gücüne dayanan kısmını bu şekilde halletmiş olduk. Bizim tarım yaptığımız ölçek, yaptığımız işi daha akılcı şekilde gerçekleştirmemize olanak sağlıyor. 50 metrekarelik bir alanda yapabileceğimizden çok daha basit ve akıllıca şekilde çalışabiliyoruz bu şekilde. Bu yüzden bizim tarım yaptığımız ölçeğin son derece ideal olduğunu düşünüyorum; aynı anda hem el emeğini hem de makine kullanımını dengeli bir şekilde kullanma fırsatı sunuyor bize.

 

Dudu: Bu konuya başka bir soruyla yeniden döneceğim… Grup içi iletişimin iyi işlediğinden bahsettin, aynı zamanda grup dışı iletişimin bir nevi başarısızlığa uğradığından da bahsettin. Özellikle insanlarla iletişime geçmek ve daha fazla insanı bir şekilde projeye dahil etmek konusunda… Aynı zamanda biliyorum ki Matparken’de çeşitli vesilelerle sosyal toplaşmalar düzenliyorsunuz bazen, müzikli, ateş başı yemekler gibi… İki sorum var bu noktada : Bu toplaşmaların projenin içinde olmayan insanları çekmek açısından bir işlevi var mı ve bu tür projeleri toplumla paylaşmak için ne yapmak gerekiyor sence?

 

Queiroz: Projenin bu tür sosyal toplanmalar ve eğlenceler kısmı bence gerçekten çok önemli ve güzel. Ama aynı zamanda bu projeye başlarken düşündüğümüz o kadar çok boyut vardı ki… Ne yapabiliriz, nasıl yaparız diye çok hayaller kuruyorduk başlangıçta. Ben özellikle son derece iyimser ve heyecanlıydım “Tamam, şunu da yaparız, bunu da yaparız” diye. “Bir gençlik projesi de olur bu aynı zamanda, kültürel aktiviteler yaparız, yenebilir yabani otlar konusunda bir eğitim işlevi de görür” gibi bir çok fikir vardı aklımızda. Ama dediğim gibi, işin tarım kısmı tüm enerjimizi, paramızı ve zamanımızı aldı gerçekten. Bu yüzden yazın başlangıcında ben aslına bakarsak oldukça sevinçliydim tahmin ettiğimizden az ilgi olduğu için. O derece yorulmuştum yani. Daha fazlasını kaldıramayacak durumdaydım. O yüzden işler planladığımız gibi gitmediği için sevindim (gülüşmeler).

 

Dudu: Cevabını “Bu tür projelere başlarken az sayıda ve kolay hedeflerle başlamak lazım” şeklinde mi yorumlamalıyız?…

 

Queiroz: Bilmiyorum gerçekten… 

 

Dudu: Demek istediğim, az sayıda ve gerçekleştirilebilir ve ama ileride daha da genişleyip gelişebilecek hedefler mi koymak lazım sence?

 

M. Queiroz: Evet, belki de öyle. Bilemiyorum. Ama aynı zamanda bu hayalci ve vizyoncu kısım da işin eğlenceli tarafı. Bunu da yapmak gerekiyor bence, çok önemli bu da. Sürdürülebilirlik de buna dayalı değil mi zaten? Birbirini bütünleyen tüm bu fikir ve amaçlara hepsine ihtiyacımız var. Eğer “Tamam, sadece şunu yapacağım ben” dersek iş hem sıkıcı hale geliyor hem de olabileceğinden daha az…. Hangi kelimeyi kullanmam gerektiğini bilemiyorum burada. Ben bu işleri nasıl başka türlü başlatıp ilerletebileceğimizi hayal edemiyorum. Son derece heyecanlı ve motive şekilde başladık, hem emeğimizi hem de zamanımızı sonuna kadar kullandık. Yazın “Sonbahar geldiğinde bitmiş tükenmiş idealistlere dönüşmekten sakınmanın yollarını bulmamız lazım” dedik… 

 

Ve sonbahar geldiğinde durum birazcık da olsa buydu, bitmiş-tükenmiş idealistler. Çünkü başlangıçta maddi destek için bir çok yere başvurduk ve ben bu noktada projemize çok güveniyordum. “Projemiz harika, başvurularımız şahane, insanlar da bunu farkedecek ve sevecekler bu projeyi” diyorduk. Projenin içeriğinde sosyal integrasyon da vardı mesela, çünkü arazinin bulunduğu bölge göçmenlerin çok ağırlıklı olarak yaşadığı bir yer. Projenin çok kapsayıcı bir özelliği vardı yani, bir çok boyutu vardı. Ben bu yüzden insanların bizi maddi desteğe boğacaklarını sanıyordum. Birkaç yerden maddi destek alabildik gerçekten de, ama yaptığımız başvuruların yalnızca küçük bir kısmından. Para dediğimiz, “şeylere” değer biçmek için kullandığımız araçlardan biri. Bu yüzden yaptığın başvurulardan aldığın her “Yok”, “Hayır”, “Üzgünüz” cevabı biraz daha yalnız hissetmene neden oluyor. “Burada canımızı dişimize takıp çalışıyor, güzel bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ve kimse bunun farkında bile değil. Kimse desteklemiyor, kimse ‘Aferin size’ demiyor” diye düşünmeye başlıyorsunuz. 

 

Doğrusunu söylemek gerekirse bu benim motivasyonumu oldukça bozdu. Aynı zamanda, bilemiyorum, bu işin bu kadar zor olacağını tahmin etmiyordum aslına bakılırsa. Projenin fikrini tek başına ortaya atmak, sonra bir süre tek başına sürüklemek, işlerin doğru yürüdüğünden tek başına sorumlu olmak… Bilemiyorum, bu durum sanırım beni duygusal anlamda da etkiledi oldukça. Beklediğimden daha büyük bir yüktü. Şimdi üniversitede tam zamanlı olarak çalışıyorum, bir işe girip para kazanmam gerekiyordu sonuçta. İşim ofis işi, yapmam gerekenler belli, iş tanımı belli, mesai bitiminde eve gittiğim an işi de arkamda bırakabiliyorum.

 

Dudu: Güzel bir his, değil mi? (Gülüşmeler)

 

 

Queiroz: Evet kesinlikle. Artık o özlediğim hayata sahibim. Bu bahsettiğim ruh halinden nasıl kaçınılır, bilemiyorum. Bu kadar enerji, beklenti ve heyecanla başlıyor, sonunda ise farklı bir noktada buluyorsunuz kendinizi. Çünkü böyle bir proje gerçekten çok zaman istiyor.

 

 

Dudu: Evet, ben de konuyu buraya getirecektim. Yıl boyunca ortalama olarak ne kadar zaman harcamak gerekiyor şehir tarımcılığında? Sıradan bir üye için diyelim, çünkü tahmin ediyorum sen projede diğer kişilerden çok daha fazla zaman ve enerji sarf ediyorsundur diye tahmin ediyorum. Haftada ne kadar zaman harcamak lazım? Karşılığında elde edilen ürüne değiyor mu bu? Bir de maddi olarak bir gider, bir maliyet oluyor mu? İşin tüm eğlenceli ve tatmin edici yanlarını dışarıda bırakarak, koyulan fiziksel girdi ve alınan fiziksel çıktı anlamında soruyorum. Sonuç, zahmete değiyor mu sence?

 

 

M. Queiroz: Bunu cevaplamak gerçekten de zor. Senin de bildiğin gibi, Matparken üyesi olmayı haftada en az 5 saat arazide çalışmak olarak tanımladık. İnsanlar bu süreyi doldurdular, çoğu zaman fazlasını da yaptılar hatta. Araziye gittiğinde zaman o kadar hızlı akıyor ki, farkına bile varmıyorsun. Elde ettiğimiz ürüne gelince… Şu anda o kadar çok ürün var ki elimizde, nasıl başa çıkacağımızı bilemiyoruz. Ektiğimiz şeylerin tamamını hasat edemiyoruz örneğin, bir kısmı heba olacak. Bu da başka bir zorluğu tarımın. Ürünü ekiyorsun ve beklemeye başlıyorsun. Hiçbir şey olmuyor, bekliyorsun da bekliyorsun. Sonra büyümeye başlıyorlar yavaşça, ve bir zaman geliyor ki birden bire kocaman oluyorlar. O noktada hasat etmen gereken o kadar çok ürün oluyor ki… Buna alışık olmayan, daha önce tarım yapmamış biri için kolay değil pek. Tüm seneyi kapsayan bir süreç bu. Bu yüzden ben “Ben bu kadar ürünle nasıl başa çıkacağım lan?” diye kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum. Pratik anlamda da, bütün bu ürünü nerede saklayacağım hasattan sonra? Şu anda sana tam bir rakam veremiyorum alınan ürün konusunda, ama gerçekten çok ama çok fazla ürün olduğunu söyleyebilirim.

 

Dudu: İşin maddi boyutu nasıl peki? Bu soruyu sormamın nedeni şehir tarımcılığına başlamak isteyen ama sağlam maddi gelirleri olmayan insanların, mesela öğrencilerin diyelim, bu işe girişebileceklerini ve maddi anlamda da devamını getirebileceklerini düşünüyor musun?

 

 

Queiroz: Ne desem ki… Evet, sanırım evet. Belki bizim şu anda yaptığımız kadar büyük bir ölçekte değil ama tabii ki, neden olmasın. Dediğim gibi ben de arkadaşlarımla ufak alanlarda bahçecilik yaptım. İsveç’te bunu yapan çok insan var.

 

 

Dudu: 50-60 metrekareden bahsediyoruz, değil mi?

 

Queiroz: Evet, bu alanı birkaç parçayı birleştirerek biraz daha büyütmek de mümkün. Bu kesinlikle iyi bir yol, evet. Böyle parçalarda bahçecilik yapmak gerçekten çok düşük maliyetle mümkün burada. Senede 300 kron (30 euro) kadar ödeyerek böyle 50-60 metrekarelik bir alan kiralanabiliyor. Tohumlar da bir maliyet tabi ki ama bu bahçe parçalarını işleten dernek ve örgütlerin çoğu gerekli araç ve gereçleri de ücretsiz olarak kullandırtıyorlar. Bu yüzden çapalamak ve diğer işler için gerekli araç gereçleri satın almak gerekmiyor çoğu zaman.

 

Dudu : Altyapı zaten hazır yani bir anlamda?

 

Queiroz: Bariz.

 

Dudu: Son soru olarak, Matparken İsveç’in Uppsala şehrinde yürütülen yerel bir proje… Bu projeyi küresel ölçekte yaşanan iklim değişikliği, enerji ve gıda krizleriyle nasıl bağlantılıyorsun? Hani kafalarda hep var olan bir ikilemdir, küçük ölçekli projeler evet yerelde işe yararlar, ama küresel çapta bir etkisi olabilir mi? Başka bir deyişle, bu tür küçük ölçekli-yerel projelerin “Dünyayı kurtaracağını” düşünüyor musun?

 

M. Queiroz: Benim gözümde bu tür projelerin en önemli yanı bahsettiğin bu devasa sorunların varlığını kamuoyuna taşımaları ve çözüm için de bir yerden küçük adımlarla da olsa işe koyuluyor olmaları. Ben tarımsal üretimin yerelleştirilmesi ve bölge ölçeğinde yapılması konusunu iklim değişikliğini hem engellemek, hem de etkilerini asgariye indirmek açısından çok önemli bir adım olarak görüyorum. Tarımsal üretimin yapıldığı ve bu ürünün tüketildiği yerlerin arasındaki coğrafi mesafeyi azaltmak başlı başına önemli. Ben “şehir tarımcılığı”ndan bahsederken aslında hem şehrin içinde, hem de şehrin etrafını çevreleyen kırsal alanda yapılan bir tarım şeklinden bahsediyorum, yani şehir tarımcılığının da farklı şekilleri ve boyutları var. Şehrin içinde yapılan tarım, ki bizim Matparken projemizi de arazimiz şehir ve kırsalın birleştiği sınır noktasında da olsa şehir içi tarımı olarak niteliyorum, gerçekten çok önemli. Bu tür bir tarım pratiğinde hem ihtiyaç duyulan el emeği oldukça fazla, hem de makine ve insan gücünün basit ve ama dahice karışımlarını deneme yanılma yoluyla uygulayabilirsiniz. Çapalama ve tohum atma dönemlerinde at kullandığımız oldu mesela…

 

Dudu: At mı? Gerçekten mi?

 

Queiroz: Evet. Teknolojiyle el emeğinin, insan gücüyle makine gücünün, alet-edevat kullanımının ve insanın yaratıcılığını kullanarak bulacağı çözümlerin uygun bir karışımını ve oranını arama serüveni gerçekten çok ilginç ve keyifli bir süreç. 

Bir de şu var… Şehirde yapılan tarımla kırsalda yapılan tarım gerçekten iki farklı şey. Uzaktan bir gözlemci olarak izlediğinizde zaten farklı olduğunu görebilirsiniz, ki gerçekten de öyle. Şehir tarımcılığı genelde çok daha ufak ölçek, bu yüzden kırsal alanda kullandığınız türde makineleri kullanmaya ne ihtiyacınız, ne isteğiniz, ne de olanağınız oluyor. İnsanlara da yakınsınız, ve daha fazla el emeğine ihtiyacınız var; bu yüzden farklı bir ekim planı uygulayabiliyorsunuz. Örneğin permakültür pratiğinden esinlenme ve uygulama fırsatınız oluyor. Tek yıllık sebzelerin, çalı tipi bitkilerin ve ağaçların bir arada bulunabileceği sistemler yaratabiliyorsunuz. Ki bu da karbon negatif bir tarım sistemi yaratıyor: Hem gıdayı nakletmemeniz, hem de düşük makine kullanımı nedeniyle karbon emisyonu asgaride kalıyor bir yandan, diğer yandan da ekim planınız ve arazideki bitkiler sayesinde karbondioksidi depolayan bir tarım sisteminiz oluyor. Bu yüzden gıda üretimini yerelleştirmenin bu konuda önemli bir adım olduğuna kesinlikle inanıyorum. Bu tür projelerden çok daha fazlasına ihtiyacımız var, orası kesin. Binlerce, on binlercesine ihtiyacımız var. Bunu binlerce farklı şekillerde yapabilirsiniz, farklı aktörlerin devreye girdiği, farklı ölçeklerde, farklı yöntemlerle… Bizim yaptığımız iklim krizine bir çözüm değil yani; ilk adımın başlangıcının küçük bir parçası yalnızca. Benim gözümde en azından.

 

 

Dudu: Zaman ayırdığın için çok teşekkürler Marina. Eklemek istediğin başka bir şey var mı?

 

Queiroz: Bilemiyorum… Herkesi bu tür fikirleri yaratmak ve peşlerinden gitmek konusunda cesaretlendirmek istiyorum aslında. Benim an itibariyle içinde bulunduğum “bitmiş tükenmiş idealist” halini bir örnek olarak almayın (gülüşmeler). İşin güzel kısımları kalsın aklınızda, olumsuz bir örnek olmak istemem (gülüşmeler).

 

Dudu: Öyle görüleceğini pek sanmıyorum. Çok teşekkürler bir kez daha.


Matparken’in bloguna http://matparken.wordpress.com/  adresinden ulaşabilirsiniz.