Tarım ve gıdanın çok fazla konuşulduğu bir dönemde, sendikalı çiftçi-yazar Abdullah Aysu ile son kitabı “Osmanlı’da Tarım Politikaları” hakkında konuştuk. Türkiye’nin tarımda hala Osmanlı ile hesaplaşmadığını vurgulayan Aysu, “Türkiye’nin tarım politikası, adeta freni patlamış kamyonun duvara toslamış hali gibi.” dedi.

Osmanlı’da Tarım Politikaları adlı eseriniz, daha önce çok fazla çalışma yapılmamış, köşede kalmış bir alanı konu alıyor. Bu kitabı yazmak nereden aklınıza geldi?

Uzun yıllardır tarımla iç içeyim. Çiftçiyim. Tarım Bakanlığı bünyesinde çalıştım. Ziraatçılar Derneği, Türkiye Tarımcılar Vakfı ve Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’nda görevler üstlendim. Halen daha çiftçiliğe devam ediyorum. Tarım politikalarıyla yakından ilgiliyim. Türkiye’deki tarım politikaları üzerine düşüncelerimi geliştirmek ve bilgi edinmek için Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak siyasetine giriş yaptım. Yaklaşık 20 yıldır aralıklı olarak bu alanda okumalar yapıyorum, sözlü ve yazılı tarihin izini sürüyorum. Fakat tüm bu çalışmalarımı yazılı bir eserde somutlaştırma fikri aslında yakın çevremden geldi. Bu konuda çalıştığımı bilenlerin ısrarları, çalışmalarımı kitaba dönüştürmemde etken oldu diyebilirim.

 

Türkiye’de tarımın gündemde olmasının da etkisi olmuştur.

Elbette. Tarihin karanlık sayfalarına daldıkça Türkiye tarımının bugünkü durumunun temelinde Osmanlı’nın yattığını gördüm. Türkiye tarım konusunda İmparatorluğun hatalarıyla hesaplaşamamış. Kitabı yazarken bir hedefim de Türkiye tarım politikaları üzerine saygıdeğer bir mücadele veren arkadaşlara katkı sunmaktı.

 

Kitabı, düne bakarak bugünü anlama çabası olarak özetleyebiliriz. Peki, sizce Türkiye Cumhuriyeti’nin güncel tarım sorunlarına baktığımızda, geçmişten ders alınmadığını söyleyebilir miyiz? Bugünkü durumu nasıl görüyorsunuz?

Bugün Türkiye tarımında gelinen nokta, içine düşülen girdap, tarım politikalarının yanlışlığı için “kör gözüm parmağına” diyor. Türkiye geçmişi ve geleceği olmayan bir tarım politikası uyguluyor şimdilerde. Türkiye’nin tarım politikası, adeta freni patlamış kamyonun duvara toslamış hali gibi.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinin her evresini tarım üzerinden okumak mümkün. Sizce İmparatorluğun kuruluş, yükseliş ve çöküş dönemlerinde tarımın rolü neydi? Bu zaman dilimlerinde tarımdaki sembol olaylar nelerdi?

Osmanlı’nın sözünü ettiğiniz dönemlerinde tarım, hem etkileyen hem etkilenen olmuştur. Kuruluş döneminde ve yayılmacılık döneminde, tarım kesimi ürettiği ürünün kazancından değil brütü üzerinden Osmanlı hazinesine katkı koydu. Tımarlı sipahi döneminde Osmanlı asker beslemeden kırsalın sırtından ordu sahibi oldu. Toprakları işgal etti. Genişledi. Sonraki dönemlerde toprak düzeninde adaletten saptıkça, dünyadaki teknolojik gelişmeye ayak uyduramadıkça kaybetmeye başladı. Geniş topraklar yitirildi. Bu dönemlerde de tarım kesimi yoğun bir biçimde sömürüldü.

 

İsyanlar, dolayısıyla sosyal ve siyasal kırılmalar da bu kayıplarla ilişkili değil mi?

Elbette. Osmanlı’daki ayaklanmaların çoğunluğu tarım ile ilgilidir. Toprak düzeni bozulmaya başlayınca sipahilerin hoşnutsuzluğu ortaya çıktı. Makam elde etmek için bu hoşnutsuzluğu kullanan, isyanı tetikleyip ona önderlik edenler de çıkmadı değil. Ayrıca tarımda alınan öşür oranındaki değişiklikler, gerilemeyle birlikte vergi çeşidini arttırarak kırsala yüklenmesi Osmanlıya karşı tepkiyi örgütledi. İsyanlar patlak verdi.

 

Yani vergiler mi İmparatorluğun sonunu getirdi?

Her şeyin başı, sultan ve hanedanlığa yakın makam ve mevki sahibi kişilerin adaletsiz yönetimi. Buna bağlı vergi toplama işinde mültezimlerin devreye sokulması, imparatorluğu sonunu getiren etkenlerden sadece birisi. Ama şüphesiz önemli.

 

Çöküşü hızlandıran etkenlerden biri de Osmanlı’nın kapitalizmle tanışması herhalde. İngilizlerle imzalanan 1838 Ticaret Sözleşmesi sonrası, kapitalizm İmparatorluğa nüfuz ediyor. Sizce İngiliz sermayesi, anlaşma sonrası Osmanlı ekonomisinin kötüleşmesinde nasıl bir rol oynadı?

İngilizler sanayisini kurmuş, bu sanayi ile ucuz hammadde bulmak için deniz aşırı ülkelere erişen ve eriştiği ülkeleri kendi ticaret burjuvazisinin çıkarına göre dizayn eden kapitalist bir ülkeydi. Osmanlı ile yaptığı anlaşmayla da bu emellerini gerçekleştirdi. İngilizler, yaptığı ticaret anlaşmalarıyla Osmanlı’nın atölye sistemini bozdu. Sağladığı ucuz hammaddeleri fabrikalarında işledi. Düşük maliyetli üretim sayesinde girdikleri ülkelerde, rekabette üstünlük elde ettiler. O ülkelerin sanayilerinin gelişmesini körelttiler. Osmanlı da bundan nasibini aldı.

   

1857 yılında Manchester Pamuk Alımı Birliği (MCSA), İzmir ve Aydın’da pamuk üretmek için girişimlerini artırıyor. İngiliz şirketinin çabaları Osmanlı’yı pamuk üretimini teşvik edecek ferman çıkarmaya yöneltiyor. Kitapta buna önemli bir yer ayırıyorsunuz. MCSA örneğinden yola çıkarak Osmanlı, yabancı şirketlerin baskısıyla menfi veya müspet tarımda hangi değişikliklere imza attı?

Osmanlı, yabancıların etkisiyle tarımında bazı teknolojik gelişmelerden haberdar oldu. Yerel de olsa bazı atılımlar gerçekleştirildi. Kapitalist üretim ilişkileri buralarda yeşerdi. Tarımda yabancıların gelişi, ticaret kültürünü, muhasebe sistemini geliştirdi. Tarımsal üretimde dış talebe göre kısmi şekillenme oldu. Ancak küçük çiftçilik üzerine tarımsal sömürüsünü inşa etmiş olan Osmanlı, kapalılık, pazar için üretim konusunda olması gerektiği oranda kendisini geliştiremedi. Batıda (özellikle Ege’de) kontrol yabancı tüccarlara geçti. Üretimden pazarlamaya onlar belirleyici oldu. Doğal olarak Osmanlı köylüsü için bu durum refah yükseltici olmadı. Ancak endüstriyel ürünlerin üretim ve pazarlanması için aydınlatıcı fener görevi gördü.

 

Peki, tüm bu gelişmeler sırasında Osmanlı Sarayının etkisi neydi?

Osmanlı’nın son dönemine kadar “Toprakların sahibi sultandır” ın altı çiziliyordu ancak tımarlı sipahi düzeninin dağıtılmasıyla Osmanlı kırsaldaki üretim ve yönetimi mültezim ve ayanlarla paylaştı. Toprakta fiili olarak özel mülkiyet oluştu. Osmanlı’da üreten köylünün yönetim kademelerinde adı sanı yoktu.

 

“OSMANLI’DA KÖYLÜ, SAVAŞTA KANI DÖKÜLEN BARIŞTA KANI EMİLEN KESİMDİ”

 

Osmanlı’nın girdiği savaşlar ile tarım arasında nasıl bir bağ var?

Köylüler ilk başlarda, kırsalda, savaş için asker sağlıyor, at yetiştiriyordu. Ayrıca savaş güzergâhındaki köylüler asker ve hayvanlar için gıda sağlayıcısıydı. Aslında savaşların ekonomik yükü ve asker gücü kırsalın boyun borcu gibiydi. Kısacası Osmanlı döneminde köylü için “savaşta kanı dökülen, barışta kanı emilen” kesimdi demek yanlış olmaz.

Kitabın belki de en ilgi çekici noktası “Osmanlı’da Tarımsal Kooperatifçilik” başlığı altında toplanan bölüm. Bize biraz Osmanlı’da kooperatifçilikten, Osmanlı Anonim Aydın İncir Şirketi ve Vali Rahmi Bey’den söz edebilir misiniz?

Osmanlı’da ticaretin yabancı şirketlerin elinde olduğunu söylemiştim. Daha sonra bu şirketler tröstleştiler. Fiyatı birlikte karar vererek tek elden belirlemeye başladılar. Bunun karşısında Anadolu’da ulusal-milliyetçi düşünce ve duygular gelişti. Bu fikirler yönetim kadrolarını da etkisi altına aldı. Onların da katkılarıyla kooperatifçilik fikri karşılık buldu. Tröste karşı kooperatifçilik böyle başladı. Cumhuriyet için de ilham oldu.

 

Tarımın Osmanlı modernleşmesindeki payı da azımsanmayacak ölçüde. Ziraat Bankası, Halkalı ve Bursa Ziraat Mektepleri gibi kurumlar bu modernleşmede etkili kuvvetler. Sizce tarım Osmanlı modernleşmesinde de itici kuvvet miydi?

Tarımın modernleşmesi ve eğitim çok geç kalınmış hamlelerdi. Yetmedi. Osmanlı ömrünü tamamlamıştı, az zamanı kalmıştı. Osmanlı ekonomik güç, özgür yönetim konusunda çok zayıftı artık. Bu konudaki hamleler doğruydu, ancak kötü gidişatı değiştirme gücünden yoksundu.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nu tarım mı çökertti?

Hayır. Tersine Osmanlı gerilemeden çöküşe kadar geçen zamanlarda tarım olanağıyla varlığını sürdürdü diyebiliriz. Osmanlı tarıma dayalı olmasaydı –ki başka önemli bir gücü kalmamıştı- elleri daha erken havaya kaldırırdı.

 

Abdullah Aysu kimdir?

Abdullah Aysu, 1954 yılında Ankara’da doğmuştur. Çiftçilik ile uğraşan bir ailenin sekiz çocuğundan birisidir. 5 yıllık eğitimini aldığı zirai öğrenimle beraber 39 yıldır tarımla uğraşmaktadır. Tarım Bakanlığı’nda yedi yılı aşkın süre çalışmış, 12 Eylül 1980’den sonra bakanlıktan ayrılmak durumunda kalmıştır. Türkiye Ziraatçılar Derneği İstanbul Şube Başkanlığı, Türkiye Tarımcılar Vakfı Genel Başkanlığı yapmıştır. Hububat Üreticileri Sendikası (HUBUBAT-SEN) ve Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu(ÇİFTÇİ-SEN) Kurucu Genel Başkanlığı’nı yürütmüştür. İktisat fakültesi mezunu olan ve çeşitli uluslararası konferanslarda tarım, gıda ve ekoloji üzerine sunumlar yapan Aysu, Türkiye’de Tarım Politikaları (2001), Tarladan Sofraya Tarım (2002), Avrupa Birliği ve Tarım (2006), Küreselleşme ve Tarım (2008), Topraksızlar 25 Yaşında (2010), Modern Dünya’da Tarım ve Özgürlük, MST- Topraksız Kır İşçileri, İki Damla Hayat: Su ile Kooperatif adlı kitapların yazarıdır. Birgün Gazetesi ve Bianet’te yazıları yayımlanmıştır. Özgür Gündem ve karasaban.net’te tarım, gıda ve ekoloji üzerine haftalık yazılar üretmiştir. Hâlen Yeni Yaşam Gazetesi’nde ekoloji ve tarım üzerine haftalık yazılar yazmaktadır.