Çeviren: Deniz Gönen

Ramsar Sözleşmesi, son 40 yıldır sulak alan biyoçeşitliliğinin korunmasına liderlik ediyor. 2 Şubat 1971’de, sulak alanların korunması ve doğal kaynakların akıllıca kullanımı konularında farklı geçmişlere sahip ulusları bir araya getiren dokuz yıllık diplomasinin ardından 18 ülke, çevre için ilk küresel hükümetler arası anlaşmayı imzaladı. Bu, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra süregelen siyasi gerilim ve ekonomik rekabetin yaşandığı Soğuk Savaş döneminde gerçekleştiği için olağanüstü bir başarı öyküsüydü. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) oluşturulmasından bir yıl önce, Ramsar Sözleşmesinin kurucuları, her türlü sulak alana hepimizi birbirine bağlayan bir dizi varlık olarak değer verip çevreyi korumak için uluslararası işbirliğinin yolunu gösteriyorlardı.

Ramsar Sözleşmesinin kuruluşunun ikinci büyük başarısı, sözleşmede yer alan ifadelerle, “İnsan ve çevresinin karşılıklı bağımlılıklarını tanıyarak, sulak alanların temel ekolojik fonksiyonlarının su rejimlerini düzenlemek olduğunu ve sulak alanların ekonomik, kültürel, bilimsel ve rekreasyonel olarak büyük bir kaynak teşkil ettiğini ve kaybedilmeleri halinde bir daha geri getirilemeyeceğinin” farkındalığıyla akıllıca kullanım ilkesinin kabul edilmesiydi.

Sözleşmenin ana ilkesi, sulak alanların muazzam ekolojik yapısını ve ekosistemdeki değerini korumak, bunları sürdürülebilir bir şekilde kullanmak için uluslararası öneme sahip sulak alanlar listesi altında bir korunan alanlar (Ramsar Alanları) ağının kurulmasıydı. Günümüzde Ramsar Alanları, 1.915 arazinin dâhil olduğu 187 milyon hektar ile dünyanın en büyük korunan alan ağını oluşturuyor. SKA Bilgi Merkezi’nin (The SDG Knowledge Hub) stratejik çerçevesinde Ramsar Listesi’nin temel amacı, “sulak alan ekosistem bileşenlerinin, süreçlerinin ve hizmetlerinin bakımı yoluyla küresel biyoçeşitliliğin korunması ve insan yaşamının sürdürülebilirliği için önemli olan uluslararası bir sulak alan ağı geliştirmek ve sürdürmek” şeklinde yer alıyor.

 

Aslında, uluslararası öneme sahip sulak alanları belirlemek için kullanılan dokuz kriterin tümü, uygun sulak alan alanlarının belirlenmesi ve yönetimi yoluyla biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkıda bulunur. Son 40 yıldır Sözleşme, Ramsar Listesi’nin gelişimini gözden geçiriyor ve yerel, ulusal ve uluslararası düzeylerde sulak alanların akıllıca kullanımını en iyi şekilde teşvik etmek için kriterleri düzenliyor. Aynı zamanda anlaşmanın tarafları da biyolojik çeşitliliğin korunmasını aşağıdaki yollarla geliştirmeye devam ediyor:

  1. Listede yer alan, Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği Kırmızı Listesi, Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmenin ekleri veya Göçmen Türler Sözleşmesi gibi tehdit altındaki ekolojik topluluklara ev sahipliği yapan veya ulusal mevzuat veya uluslararası çerçeveler kapsamında hassas, nesli tükenme riski altında olan veya tehlikeli düzeyde nesli tükenme riski altında olan şeklinde tanımlanan endemik türlerin hayatta kalması için kritik önemdeki sulak alanların yönetimi,
  2. Yaşam döngülerinin kritik aşamalarında veya olumsuz koşullar süresince bitki ve hayvan türleri için önemli yaşam alanı sağlayan listelenmiş sulak alanların yönetimi,
  3. Diğer taksonların yanı sıra su kuşu, balık türleri veya rezervleri için önemli olan sulak alanların yönetimi.

 

 

Ancak, Sözleşmenin cesaret verici başarılarına rağmen, hala yüzleşilmesi gereken birçok zorluk bulunuyor. Millennium Ecosystem Assessment’a göre bunlardan en önemlisi, iç ve kıyıdaki sulak alanlar hala diğer ekosistemlerden daha hızlı bir şekilde yok oluyor, bu nedenle iki kat daha fazla çaba göstermemizi gerektiriyor. İkinci olarak, 40 yıl sonra bile, Sulak Alanlar Sözleşmesi henüz evrensel çapta üyeliğe ulaşmış durumda değil ve kalan 32 ülkenin katılımını sağlamak için sürekli çalışmak gerekiyor. Orta Doğu, Karayipler, Pasifik Adaları ve Somali Yarımadası, özel dikkat gerektiren alt bölgeler arasında yer alıyor.

Biyoçeşitliliğin korunmasına ve sürdürülebilir kullanıma başarılı bir şekilde katkıda bulunmak için, sulak alan yönetimi ekonomik kalkınmada, yoksulluğun azaltılmasında ve insanların geçim kaynaklarının iyileştirilmesinde önemli bir rol oynamalı. Birbirine bağımlı unsurlarla küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz ve bu sebeple Sözleşme, sulak alanlarla insan yaşamını birbirine bağlayan, su ve gıda güvenliği, kentsel gelişim, insan sağlığı, enerji, maden endüstrisi, turizm baskıları ve belki de en bilineni iklim değişikliğine uyum ve onu hafifletme gibi mevcut ve ortaya çıkan birçok konuyu ele almalı.

Son olarak, tüm bu zorlukların üstesinden gelmek için, dünya çapındaki Ramsar topluluğu genelinde kapasite geliştirme ve eğitim konularındaki acil ihtiyaçları ele almalıyız. Sadece küresel düzeydeki çok taraflı çevre anlaşmalarıyla kurduğumuz işbirliği, hükümet ve hükümet dışı uygulayıcıların özverili çabaları sayesinde kendimiz için belirlediğimiz iddialı hedeflere ulaşmayı ümit edebiliriz.

Bu yazı 23 Şubat 2011 tarihinde SDG Knowledge Hub internet sitesinde yayımlandı.