Baby boomer’lar* sivil yaşamın ve kültürel dokunun yıkılmasında suç ortağıydı ve şimdi onu düzeltmekte ciddi bir rol oynamalıyız.

“Sunacak başka bir hediyemiz daha var: şu anda yaşadığımız şeyin delilik olduğunu yüksek sesle ve net bir şekilde söylemek için yeterli bir bakış açısı.”

Fotoğraf: Anadolu Ajansı/Getty Images

Bu ay, birkaç haftayı tümüyle yabani ve ıssız bir Alaska kıyısında geçirme şansına sahip oldum pek çok arkadaşım vardı ancak hepsinin kürkü, tüyleri veya yüzgeçleri vardı. Ve dış dünyadan haber almanın da bir yolu yoktu, ki bu ıssızlığın gerçek işareti olabilir. Yani, mutluluk. Keza döndüğümde ise şaşırtıcı bir gerçekle karşılaştım: Eğer günlük olarak maruz kalmıyorsanız toplu silahlı saldırılar, rekor kıran sıcaklık dalgaları ve çirkin komplo teorileri püsküren paslanmış politikacılar tamamiyle ve mümkünatsızca çılgın görünüyor.

Yabaniliğin derinliklerinde kamp yapmak herkese göre değil ancak geri adım atıp kaosumuza bir perspektiften bakmanın başka bir yolu daha var ve bu da kendini mekân olarak değil de vakit olarak ayırmak.

Geçen yıla kadar biyografi türünde bir şey yazmak asla aklıma gelmedi çünkü biyografiler, fevkalade istisnalar içindi: Büyük bir zorluğun üstesinden gelmiş, onları açığa vuran bir travmayla baş etmiş, öylesine dikkate değer bir şey yaşamış insanlar ki kalanımız da onların hikâyesinden ders alabilelim.

Aksine ben, istatiksel olarak insanca mümkün en normal Amerikan çocukluğunu geçirmiştim. 1960’lar ve 1970’lerde banliyölerin zirvede olduğu zamanda ABD’nin amblemi Lexington, Massachusetts’te büyüdüm; iyi devlet okullarına ve o zamanlar sivil hayatıma hâkim olan başlıca Protestan kiliselerine gittim; babam orta sınıf bir işte çalışıyordu ve annem iki oğluyla evde kalıyordu; izci birliğim iki yüzüncü yıldönümünü işaretlemek için Battle Green’de bayrak kaldırmıştı. Evimiz, resmen, Orta Sokak’taydı. Bu, o zaman tamamen normal geliyordu, hatta sıkıcı bile. Ama belki de sıkıcı yeni egzotiktir ve o eski zamanlara kulak vermek ilginç dersler getirebilir.

ABD’nin o günlerde de kargaşa ve gürültüyle dolu olduğu doğru: 60’ların çalkantısı, Vietnam’ın trajedisi, Watergate’in kayda değmez yozlaşması. Durum böyleyken bile dünya bir hıza sahipti ve bizi doğru yola götürüyordu. Sivil haklar hareketinin önemli aktivistleri sayesinde oy verme hakları genişliyordu; 20 milyon ABD’liyi sokaklara döken ilk Dünya Günü’nün doğumunda hava ve suyumuzu temizlemek için bir emsal karar yürürlüğe sokmuştuk. Kadınlar, vücutları üzerine kontrol dâhil olmak üzere yeni özgürlükler kazanıyordu. Akşamları izliyorsan televizyonda Walter Cronkite olurdu, yani ortak bir gerçeklikte yaşıyorduk.

Bana göre, şu anki düzensizliğimizin tohumlarının o günlerde ve genellikle o banliyö yerlerinde ekilmiş olduğu gayet açık. Bir kere mülkiyet değerleri havalanmaya başladığında o tekneye binebilmiş olanlar daha da yükselmiş ve binemeyenler (çoğunlukla beyaz ırkı dışındaki insanlar) geride bırakılmıştı. Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı ortak amaçlarıyla beraber uzaklara geriledikçe bu banliyöler, bir tür aşırı bireyselciliği doğurmaya yardım etmişti. Liseden mezun olduğum yıl, 1978, ülkenin ilk vergi ayaklanmasının olduğu (California Önerisi 13) ve ülkede eşitsizliğin düşük bir noktaya ulaştığı yıldı; o zamandan beri her on yılda servet eşitsizliği ilerledi. 1972’de George McGovern’a oy veren Lexington, 1980’de Ronald Reagan için oy kullandı. Sorunun devlet olduğuna inanmaya başladık, vergilendirmenin bir taciz olduğuna, açgözlülüğün iyi olduğuna. Ve belki de eski yıllarımızın başarısından uyuşarak ırk, yoksulluk ve çevre sorunlarının iltihaplanmasına izin verdik; yeni söylencebilime göre piyasa, bunların çaresine bir şekilde bakardı.

Kırk yıl ardından, o zamanları hatırlayanların çoğu, sonunda sivil yaşamımızın ne kadar gerilediği hakkında uyanmaya başlıyor. Geçen yılı, 60 yaş üstü bireylerle ilerici değişim için çalışan Third Act adlı koalisyonun kuruluşuna yardım ederek geçirdim ve yüzlerce konuşmadan yola çıkarak söyleyebilirim ki “şoke olmuş”, insanların nasıl hissettiğini anlatmak için etkili bir tabir. Dünyamızın fiziksel dengesinin kıymetini bilmedik ve şimdi kutuplar eriyor. Demokrasimizin dengesinin kıymetini bilmedik ve şimdi insanlar oy sayımını durdurmak için meclisi basıyor. Toplumumuzun yavaş ama emin bilimsel ilerlemesinin kıymetini bilmedik ve şimdi ülkenin üçte biri aşı olmak istemiyor. (Çocuk felci aşısını hatırlayabilenlerimiz için bu, gerçekten şok edici).

Bu gerilemede suç ortağı olduğumuzdan (gençlerin “Peki Boomer” demeye başlamasının bir nedeni var) onu düzeltmek için ciddi bir rol oynamamız gerekiyor. Yaşlıların, fosil yakıtlı bankaların dışarısında protesto etmelerini ya da lise son sınıflara on binlerce kartpostal yazarak oy vermek için kayıt olmalarına yardım edip siyahi seçmenlerin posta oylamaya erişimlerinden emin olmayı göstermelerini izlemek ilham vericiydi.

Ama bu tür çalışmalarla beraber sunabilecek bir başka hediyemiz daha var: yüksek sesle ve açıkça, şu an yaşadıklarımızın delilik olduğunu söylemeye kâfi bir bakış açısı. Hafızamızda yaşayan ve iyi kötü işlemiş olan başka bir toplum var. Ortak bir konuşmanın yer almasını sağlayan kurumları ve standartları olan. Ve bunları söylemek geçmişe özlem değil, şahit olmuş olmanın gayet yararlı bir kullanımı.

*Baby boomer: 1946 ve 1964 yılları arasında doğan insanlara verilen isim.

Bill McKibben, Middlebury Üniversitesinde çevrebilim alanında Schumann Seçkin Bilim İnsanı ve The Flag, the Cross, and the Station Wagon: A Graying American Looks Back at His Suburban Boyhood and Wonders What the Hell Happened adlı kitabın yazarı.

Kaynak: https://www.theguardian.com/commentisfree/2022/may/31/us-older-people-must-fight-for-a-better-america-and-world-for-younger-generations?utm_term=62989a896bd5c2c52601302a71e7c965&utm_campaign=GreenLight&utm_source=esp&utm_medium=Email&CMP=greenlight_email