Giovanni Aloi

Her banliyö bahçesinin bir yeşillik alanı olmalıdır. Ancak sanatçılar çimenliğin ardındaki sömürgeciliği, kısırlığı ve kapitalist mantığı sorgulamak için kendi plantasyonlarını yaratıyorlar.

Linda Tegg Grasslands, 2014 Matthew Stanton tarafından çekilen fotoğraf Fotoğraf: Matthew Stanton

Bu yaz, çitin diğer tarafındaki çimler daha yeşil değildi. Aslında, sıcak hava dalgaları ve kuraklık yemyeşil çimlerimizi çorak arazilere dönüştürdüğü için göz alabildiğine yeşil çim yoktu.

Batı bahçelerinin ve peyzajının en önemli özelliklerinden biri olan çimler, tartışmaların merkezinde yer alıyor. Biçimsel homojenliği ve düzgünlüğü güvenilirlik ve istikrar anlamına gelir ve güvenimizi kazanır. Yine de gübreye, yabani ot öldürücülere ve suya olan susuzluğu ve yaban hayatına karşı misafirperver olmaması eleştirilere neden olmuş ve hatta ABD’de çim karşıtı bir hareketi teşvik etmiştir.

Çoğu tarihsel anlatıya göre çim, batı dünyasının doğaya kontrol etme takıntısından doğmuştur. Bu kısmen doğru olsa da, bir bahçe çiminden ilk kez 11. yüzyılda Japonya’da yayımlanan dünyanın en eski bahçe kitaplarından biri olan Sakuteiki’de bahsedilmiştir. Avustralyalılar ve Kanadalılar da Amerikalılar kadar çimlere düşkün olabilir, ancak Malezya, Japonya ve Çin de, yeşil alan sanatını mükemmelleştirmiştir.

Peki bu küresel başarının kökeninde ne var? Çimlerin popülaritesi yalnızca Versailles bahçıvanları ya da 18. yüzyılda iktidara gelen gururlu İngiliz toprak sahipleri tarafından tasarlanmadı. Şaşırtıcı gelebilir ama sanatçılar da önemli bir rol oynadı. İnsanların bugünkünden çok daha az seyahat ettiği fotoğraf öncesi bir dünyada, John Consable,

Antoine Watteau, Canaletto ve John Varley gibi sanatçıların tuvalleri, çimenliği süper zenginlerin özlü güç ifadesi olarak kutsadı.

Canaletto’s idyllic depiction of Warwick Castle, from 1748. Photograph: SJArt/Alamy

Hristiyanlık da bunda rol oynamıştır. Jacques Fouquier ya da Gaspar de Witte’nin 17. yüzyıla ait popüler gezgin resimleri, ormanın varsayılan mantıksızlığıyla temsil edilen lanetlenmeden tanrısal ve güneşin öptüğü pastoral çayırların kurtuluşuna doğru yapılan ruhani bir yolculuğu mecazi olarak ima ediliyordu.

Seküler cephede, Aydınlanma’nın ahlaki standartlarına göre, kişinin kendi eğitiminin ve görgüsünün gelişmişliği, maddi varlıkların inceliğine de yansımalıdır. Bu nedenle düzgün ve yemyeşil bir çimenliği korumak, disiplin yaşamın kendisine hâkim olmada oynadığı temel rolü onayladığı için erdemi işaret ediyordu.

Sanayi Devrimi yeni bir tüccar sınıfının yükselişini tetiklediğinde, çim halılar tüm Avrupa’da norm hâline gelmişti. Daha sonra, yayılan kentleşmenin ve doğadan eşi benzeri görülmemiş bir yabancılaşmanın arka planında, uygun fiyatlı çim biçme makineleri ve bahçe hortumları, çimlerin hikâyesinde yeni bir bölümün başlangıcını işaret etti: modern erkeklik.

1930’lara gelindiğine kriket, bowling, futbol ve özellikle golf gibi takım sporlarının artan popülaritesi, çimleri ağırlıklı olarak erkeksi sağlık, güç ve eğlence ideolojilerine bağladı. Modern yaşamın sistematik ritimleri ve modellerinden bulunan eril kahramanlık, kendini gösterebileceği yeni bir alana ihtiyaç duyuruyordu. Çimenler çocukların oynadığı ve ailenin toplandığı yerlerdi. Çim biçme işinden sorumlu olan ofis erkekleri ve fabrika işçileri, ataerkil görevlerini yerine getirmeye devam edebilirlerdi: aile için güvenli bir sığınak sağlamak üzere doğanın kuralsızlığını dizginlemek. Böylece çimleri biçmek, nesilden nesile, eril alanın sınırlarını edimsel de olsa işaretlemek için tasarlanmış sıradan bir ritüel hâline geldi.

Diana Scherer’s Interwoven. Photograph: Courtesy the artist

Çimlerin altında, zaman içinde doğallaşan karmaşık ideolojik ve ekolojik sorunların katmanlaşması yatmaktadır. Pratikte, bir çimin bakımı zordur. Her zaman susuzdur. Gübreler ve yabani ot öldürücüler kirletir ve zehirler. Çim biçme makineleri ve üfleyiciler masraflı, gürültülü ve çevreye zararlıdır. Ve en önemlisi, çimler biyoçeşitliliğin mezarıdır. Yaban hayatının beslenebileceği çok az şey ve saklanabileceği hiçbir yer yoktur.

İklim değişikliği doğayla olan sürdürülemez ilişkimizin dramatik kanıtlarını sunarken, suni çim artık rutin olarak şiddetli kuraklıklar yaşayan ülkelerde çime popüler bir alternatif hâline geldi. Ancak, zaten tehlike altında olan ekosistemlerin üzerine geri dönüştürülmüş araba lastiklerinden yapılmış yeşil plastik halılar sermek, ihtiyacımız olan çözümden çok uzak. Çimlerin, doğayla olan derin kopukluğumuzun bir tezahürü olduğu ortaya çıkmaktadır: bitkiler, toprak ve kültürel tarihlerimiz arasında örülmüş karmaşık ilişkileri anlama ya da önemseme eksikliğimizin cisimleşmesidir.

Tıpkı Aydınlanma döneminde sanatın çimlerle olan aşkımızı körüklemesi gibi, bugünün sanatçıları da, onsuz daha iyi olacağımıza dair artan kanıtlara rağmen biçilmiş çimlere olan tutkumuzu canlı tutan karmaşık estetik, ideolojik ve ekolojik düğümleri çözmeye kararlılar.

Kandis Williams’s A Field. Photograph: courtesy the artist and Institute for Contemporary Art at Virginia Commonwealth University, Richmond

Kandis Williams’ın enstalasyonları, suni çimin, sömürgeci zulmü örtbas etmekten başka bir işe yaramayan estetik bir sahtekârlık olarak, çimin son derece sorunlu bir şekilde yeniden icadı olduğunu gösteriyor. Peyzajın ekolojik geçmişinin ve Bipoc halkının (Siyah, Yerli ve beyaz olmayan insanlar) yüzyıllardır zorla iç içe geçmiş yaşamlarının sömürülmesiyle dolu bir geçmişi düzeltme sorumluluğumuzu erteliyor. Çimlerin yapay olarak seri üretilmiş reprodüksiyonlarıyla toprağı halıya çevirmek, sömürgecilik yoluyla bizi iklim krizine götüren kapitalist mantığın nihai cisimleşmesidir.

Martin Roth’un çim tohumları ekilmiş İran halılarından oluşan enstalasyonları, kültürel anlayışlarımız temelinde doğayı kontrol etme arzumuzu ve nihayetinde organik yaşamı karakterize eden doğal gelgitleri ve akışları göz ardı etmemizi sorguluyor. Amsterdamlı sanatçı Diana Scherer, doğa/kültür ikilemine meydan okumak için farklı ama bağlantılı yollarla çim köklerini desenli kalıplar hâlinde yetiştiriyor. Sanatçı, enstalasyonları ve fotoğrafları aracılığıyla “Antroposen’de “doğal” terimi ne anlama geliyor?” diye soruyor. Scherer’in çalışmaları, otları, ağlarla örülü varoluşları zaman ve mekân tarafından tanımlanan ve çoğu zaman bizim için görünmez olan karmaşık organizmalar olarak ortaya koyuyor.

Lois Weinberger’s What Is Beyond Plants Is at One With Them. Photograph: Dieter Schwerdtle/Studio Lois Weinberger and Galerie Krinzinger

Ekolojik sürdürülebilirliğe işaret eden Lois Weinberger, 1997 yılında Almanya’nın Kassel kentinde kullanılmayan tren rayları arasında serbestçe yetişen bitkilerden oluşan bir çayır oluşturdu. Neredeyse yirmi yıl sonra Avustralyalı sanatçı Linda Tegg, Melbourne’deki Victoria Eyalet Kütüphanesinin dışında yerli otlardan ve diğer yerli bitkilerden oluşan bir çayır yetiştirdi. Tegg’in projesi yaban hayatını steril, asfalt kaplı bir kentsel alana çekmiş ve ekolojik ve kültürel dengenin aynı madalyonun iki yüzü olduğu bir peyzaj öngörmüştür.

Sanatçılar da biyolojiyi estetiğe önceleyerek bizi çimlerle olan ilişkimizi baştan aşağı yeniden düşünmeye davet ediyor. Canlanma Alanı’nda Mel Chin, endüstriyel faaliyetler nedeniyle bozulan topraktaki kirleticileri emme yeteneklerini test etmek için bir araziyi çimler ve diğer bitkilerle doldurdu. Benzer bir şekilde, Frances Whitehead’in 2008-2012 yılları arasında Chicago’da yürüttüğü Yavaş Temizleme projesi, terk edilmiş benzin istasyonlarının çevresindeki kirlenmiş toprağı yeniden canlandırmak için bitkilerden yardım aldı. Petrol ve diğer kirleticiler, bazı bitkilerin kökleri tarafından salgılanan fenol ve şekerlere ilgi duyan toprak mikropları tarafından emilebilmektedir. Whitehead’in yeni kent bahçeleri, sadece rekreasyon alanları sağlamaktan ziyade, bitki ve ekoloji hakkında bilgi edinmeleri için toplulukları aktif olarak meşgul etti.

İster çim estetiğinin örtük anlamını ele alsın, ister bitki yaşamının karmaşıklığını ön plana çıkarsın, ister bizi bahçelerimizdeki biyolojik çeşitliliğin önemini yeniden düşünmeye davet etsin, isterse de bitkilerin yenileyici özellikleri hakkında bizi eğitsin, sanatçılar (genellikle bilim insanlarıyla işbirliği içinde) merakımızı uyandırdı ve en önemlisi, bahçelerimize bakma sorumluluğumuzun ailelerimizin refahının ötesine uzandığını gösterdi. Tozlayıcılar, su, toprak, hava ve bu gezegendeki yaşamı destekleyen görünmez mantar ve bakteri ağları artık her zamankinden daha önemli. Hiçbir bahçe fark yaratmak için çok küçük değildir, yeniden yabanileştirmek için asla geç değildir.

“Hiçbir bahçe fark yaratmak için çok küçük değildir, yeniden doğaya dönmek için asla geç değildir.”

William Robinson, 1870 tarihli etkili kitabı The Wild Garden’da yavaş ama istikrarlı bir devrim aşılamaya çalıştı. “Çimlerin bir kısmının her zaman halı gibi pürüzsüz olması, çim biçme makinesini arazinin diğer kısımlarındaki ‘uzun ve hoş çimleri’ tıraşlamaya göndermeden de yeterlidir. İçinde birçok güzel bitkinin yetişmesi için çimin birçok bölümünü biçilmeden bırakmak gerçekten de faydalı olacaktır.” Onun davetine icabet etmenin zamanı geldi. Hepimiz buradan başlayabiliriz, azar azar bu gezegenin yaşamını sonsuza kadar zenginleştirmek için çimlerimizi küçültmeye yönelik basit bir taahhütle.

Bu makale 14 Eylül 2022 tarihinde değiştirilmiştir. Vahşi Bahçe 1977’de değil 1870’de yayımlanmıştır.

Kaynak: https://www.theguardian.com/artanddesign/2022/sep/14/turf-wars-the-artists-who-want-to-mow-down-the-menace-of-lawns?utm_term=6322bf435a27ba02c265c3468b4ea975&utm_campaign=FirstEdition&utm_source=esp&utm_medium=Email&CMP=firstedition_email

Türkçesi: Dilek Ülkü